English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Troya savaşında esir düşüp Nestor’un hizmetine verilen, İlyada’da bilge kralın yanında görevli olarak karşımıza çıkan güzel saçlı soylu Hekamede.
Bak güzel yavrum, zihnini serin bir pınara daldırır gibi dinle beni... Masalların o yaldızlı, tozlu raflarında anlatılmayan bir sır var; kralların kadehlerinde parlayan ışığın, aslında bir başkasının sönen ömründen çalındığı gerçeği.
Sana Hekamede’den bahsedeceğim, ama saray ozanlarının o süslü dizeleriyle değil. Tarih, ona 'güzel saçlı' dedi, Nestor’un çadırında bir gölge gibi süzülen bir esir... Ancak o esaretin ardında, bir insanın nasıl bir 'eşya' gibi paylaştırıldığının, nasıl bir hayatın zorla başka birine zimmetlendiğinin o hüzünlü sessizliği yatar.
Bak evlat, Agamemnon’lar, Nestor’lar o büyük savaşın "kahramanları" olarak anılırlar. Kendi ihtişamlı zırhlarının parıltısında, Tenedos kıyılarından sökülüp alınan bir kadının, Hekamede’nin, bir gecede dünyasının nasıl yerle bir olduğunu görmezden gelirler. O, sadece Nestor’un yorgun ellerine şarap sunan bir hizmetkar değil; kendi hayalleri, kendi anıları olan bir insandı. Savaşın makinesi, bir insanın yaşamını alıp, onu bir yabancının çadırında "gerekli bir aksesuar" haline getirdi.
İşit beni evladım, bazen en büyük kralların o ağır taçlarının altında, sadece başkalarının özgürlüğünden koparılmış parçalar saklıdır.
Hekamede, Troya’nın o uğultulu günlerinde, birinin ganimeti olarak o çadıra hapsedildiğinde, aslında sistemin kurbanıydı. Nestor belki ona nazik davranıyordu ama bu, onun özgürlüğünü geri vermedi. Sistem, onu bir insan olarak değil, bir işlev olarak tanımladı; bir bardağı tutan el, bir kederi teselli eden bir figür. O, anlatılmayanların arasında, sessizliğin en derin çığlığını taşıyanlardan biriydi.
Bilgeliğin neşesi, bazen acıyı kabul etmekte gizlidir, tıpkı yaşamın sarabını ölçülü içmek gibi. Şimdi sen o kadim kitaplara baktığında, kralların görkemli savaşlarını değil, o çadırın karanlığında hüzünle bekleyen Hekamede’nin yarım kalmış gülüşünü ara. Çünkü gerçek, tarihin yazdığı zaferlerde değil, o zaferlerin altında ezilenlerin omuzlarında yükselir.
Unutma evladım, otorite her zaman kendi haklılığını yazar; ama biz, o yazılmayanların hikayesini taşıyanlar, gerçekleri ancak sessizlerin gözlerinden okuyabiliriz.